Manalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Manalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.5.14

KURTULUŞ ALLAH'I BİLMEKTE Mİ, YOKSA BİRLEMEKTE Mİ?



       Esselamu aleykum gönül dostlarım..

     Dünyaya gelirken tabiatımıza formatlanan tek Rab bilinci bizim kurtuluşumuz için yeterli midir diye sormuştuk en son...

     Bu soru aslında günümüzde cevabının karmaşık bir hal aldığı, kelimelerin manalarından soyutlanmasından dolayı tam olarak anlaşılamayan konulardan biri. Bu sorunun kişiden kişiye, ortamdan ortama değişen bir cevabının bulunduğu muhakkak fakat öncelikli olarak soruyu genel kuralları ile cevaplayalım inşaAllah...



TEK RAB BİLİNCİ İNSANIN KURTULUŞU İÇİN YETERLİ MİDİR?

     Kavram karmaşası içinde ayırdetmemiz gereken en önemli konulardan biri Allah'ı bilmek ile Allah'ı birlemenin arasındaki farkdır. Bir çoğumuz Allah’ı (yaratıcı olan, öldüren, dirilten, rızık veren, yağmuru yağdıran vb…olduğunu) bilmenin Allah’ı birlemekle yani tevhid ile aynı şey olduğunu düşünürüz. Allah’ın varlığını bilip kabul ettiğimiz taktirde kulluk görevimizi yerine getirdiğimizi zannederiz…..


Halbuki tek Rab bilinci ve itirafı her insanın dünyaya gelirken beraberinde getirdiği, doğuştan tabiatına atılan formatın bir sonucudur. Bu sebepden dolayı Rab olarak sadece Allah subhanehu ve tealayı kabul ve itiraf etmek insanın sonradan kendi gayreti ile kazandığı bir meziyet ve özellik değil, doğal bir haldir. Ve dünyaya gelen her insan bu konuda eşittir.

     İnsana bir değer, ebedi bir hayat ve cennet kazandıracak kulluk ve sorumluluk ise doğuştan sahip olduğumuz tüm bu donanımla  tek olarak kabul ettiğimiz Rabbimize asla şirk koşmamamız, kulluğumuzu sadece O'na sunmamız, bu kullukda O'na hiçbir şeyi ortak koşmamamızdır. Rabbimizin bizden kul olarak istediği budur. Bunu da nasıl gercekleştireceğimizi bizim için kitaplar indirerek, resuller göndererek açıklamıştır.

24.1.14

İBADET VE İNSAN İLİŞKİSİ




Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu..

  Değerli konuklarım, bir önceki yazımızda ibadet kavramı üzerine bir düşünce yolculuğuna çıkmış ve yaratılan tüm varlıkların iradeleri dışında bir kulluk eylemi içinde olduğundan bahsetmiştik. Yaratılan tüm varlıklar içinde insanın ise akıl ve irade sahibi oluşundan dolayı bu özelliklerinin gereği olarak kendisinden bilinçli bir kulluk istendiğini belirtmiştik. Kendisini yaratana mı yoksa kendisini yaratandan başkalarına mı ibadetlerini sunacağı konusunda insanoğluna tercih hakkı verildiğini ve bu tercihleri ile mağbudunu kendisinin belirlediğini söylemiştik. 

   Bugün ise ibadet kavramının hayatımızın hangi alanlarını kapsadığı ve ibadet kavramının içine hangi amellerimizin dahil olduğu üzerinde duralım. 

  Kardeşlerim, içinde yaşadığımız toplumda ibadet kavramı malesef çok dar bir çerçevede algılanmış ve sadece belli başlı amellerin ibadet olduğu ( namaz, oruç, zekat, hac gibi ) düşüncesi zihinlerde yer etmiş, bunların dışında insanın gayri ihtiyari yani doğal olarak, tabiatı  gereği yaptığı şeylerin ibadet kavramının içine girmediği algısı oluşturulmuştur. 

  Mesela: İbadeti günlük hayatımız içerisinde sadece namaz kılmaktan ibaret görüp, yirmi dört saatimizin bir saatini namaza ayırıp, kalan yirmi üç saatimize Rabbimizin karışmadığını düşünerek,  bu zamanda istediğimiz gibi hareket edebileceğimizi zannetmişiz.

  Hatta bazılarımız buna dahi gerek görmeden kulluğun insan ile Rabbi arasında sadece kalpte hissedilen bir duygu olduğunu düşünüp, ibadeti sadece kalplere mahkum etmiştir. Ne büyük bir yanılgı…

22.1.14

YARATILIŞ GAYEMİZ OLAN "İBADET" NEDİR?


Selamun aleykum ve rahmetullah..

   Kardeşlerim, bu yazımda sizinle “ibadet“, yani kulluk kavramını ele alalım istedim. Madem ki tüm varlıklar ve insan ibadet için yaratılmış,  o zaman bu kavram üzerinde derinlemesine düşünelim ve irdeleyelim.


  İBADET NEDİR?

  İbadet, toplumumuzda yaygın olarak anlaşıldığı gibi sadece belli başlı (namaz, oruc, hac, zekat v.s. gibi) amellerin adı mıdır? Yoksa uğruna tüm varlıklar ve insanın yaratıldığı “ibadet“, çok daha geniş anlamlar içeren, tüm varlıkları kapsayan, insan hayatının da her anını içine alan bir kavram mıdır?

   Kardeşlerim, ufkumuzu alabildiğince genişleterek ibadet, yani kulluğun ne olduğunu kavramak için bir düşünce yolculuğuna çıkalım hep beraber…


İBADET KELİMESİ NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

   İbadet kelimesi arapça bir kelimedir. Bu kelimenin türkçede karşılığı "kulluk"tur. Fakat kulluk kelimesi arapçadaki ibadet kelimesinin tam anlamı değil, sadece türkçe karşılığıdır.

İbadet kelimesinin anlamı:   Boyun eğmek, teslim olmak, itaat etmek manalarına gelir. Bu anlama gelen abede  (عبد )  kelimesinden türemiştir. Bu anlamda tüm varlıklar yaratıcısına kulluk içerisindedir.



TÜM KAİNAT YARATICISINA KULLUK İÇERİSİNDEDİR

   Kulluk yaratılan tüm varlıkları kapsayan, içine alan bir kavramdır dedik. Bu yönüyle yaratılmış olan her varlık, yaratıcısının tasarladığı programa boyun eğmiş, kulluğunu yerine getirmiş ve getirmeye de devam etmektedir.

  Allah subhanehu ve tealanın “ol!” emriyle meydana gelen her şey O’na teslim olmuş, itaat etmiştir. Yaratılış ‘itaat’le, yani kullukla başlamıştır. Asıl olarak her şeyin temelinde boyun eğme, yani kulluk vardır. Kainattaki bu baş döndüren kusursuz ve mucizevi düzen, ancak bu boyun eğme ve kullukla sağlanmıştır. 

Canlı ya da cansız her şeyin yaratıcısına  boyun eğip, itaat ettiğini Rabbimiz birçok ayetinde bizlere haber vermektedir:

7.1.14

GERÇEK AMACIMIZA HİZMET ETMEYEN ROLLERİ BIRAKALIM, KUL OLALIM..


Selamun aleykum değerli dostlarım,

 Günlük koşuşturmalarımızın içinde neden var olduğumuzu, bu varoluş gayemizi nasıl gerçekleştirebileceğimizi, bu amaca uygun bir hayatı nasıl oluşturabileceğimizi düşünme fırsatı bulabiliyor muyuz hiç? 

Haydi bu gün biraz bunun üzerine düşünelim..

Öncelikli olarak sizinle, dikkatlerinizi çekmek istediğim konuyu çok güzel ifade eden bir hikaye paylaşmak istiyorum.

Hikaye bu ya.. Günlerden bir gün ormana canlılık getirmesi için aslanın emriyle şarkı yarışması düzenlenmiş. Kazanan ömür boyunca hiçbir hayvan tarafından saldırıya uğramayacakmış. Eşek, adaylardan biriymiş ve şarkısına başlamış. Ondan başka herkes kulaklarını kapatmış. Bilge ve anlayışlı kaplumbağadan başka kimse onu alkışlamamış.

Sırayla bütün hayvanlar hünerlerini göstermişler. Sıra bülbüle geldiği zaman, güle olan aşkını temsil eden bir beste söylemiş ve bütün orman duygusal bir havaya bürünmüş. Herkes bülbülün birinci olacağını düşünürken sıra papağana gelmiş.

Kendinden önce sahneye çıkan başta bülbül olmak üzere tüm hayvanların nefis bir taklidini yapmış. Onun bu becerisi aslanında çok hoşuna gitmiş.Tam papağan birinci seçilecekken yaşlı bilge kaplumbağa şöyle diyerek itiraz etmiş:

“Sevgili Kralım!  Biliyorsunuz bu yarışmaya herkes kendi sesiyle katılacaktı. Oysa biz papağanın kendi sesini dinleyemedik. Birde kendi sesinden bir şarkı dinleyelim, o zaman kararımızı veririz!”

Ancak papağan başkalarının sesini taklit etmekten kendi sesini unutmuş ve hiç bir şey söyleyememiş ve bülbül birinci olmuş.

Sevgili kardeşlerim bu gün bizim durumumuzda papağanınkinden farksız değil. Başka amaçların ve gayelerin peşinde koşturmaktan esas varoluş gayemizi ve amacımızı unutmuşuz.

Her birimiz bize dayatılan hayat tarzlarını benimseyerek onları gerçekleştireceğiz derken, hayatın manasından uzaklaşmışız.

Bize idol olarak sunulan kimselere benzemeye çabalarken özümüzden kopmuşuz.

Kendinden başka her şey olan papağan gibi, bizde malesef kendimizden gayri her şey haline dönüşmüşüz...  Tabiatımıza ters düşmüşüz.

Her birimiz bize kendimizi unutturan sahnelere itilmişiz ve aldığımız alkışlarla iyice kendimizden geçmişiz.

Peki sonuç kardeşlerim; amaçsız ve gayesiz yığınlar, paramparça ve mutsuz hayatlar, şahsiyetsiz şahıslar, bunalımlar, buhranlar...

Bunların tek çaresi insanın özüne dönmesi, ne için var edildiğini sorgulaması ve bunu kendisini var edene sormasıdır. Soralım bakalım yaratıcımıza ne cevap alacağız.

Rabbimiz buyuruyor:

“ Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zariyat, 56)

Hepimiz kul olmak için var olmuşuz ve ancak kul olabildiğimiz, kul kalabildiğimiz müddetçe kendimizin, hayatın, kainatın sırrına vakıf olabilir ve bu sayede saadet ve mutluluğu yakalayabiliriz.

Her şey olmayı bırakıp sadece kul olalım kardeşlerim..  Sadece kul..  

Nasıl kulluk yapacağımızı sorgulayalım...

2.12.13

BAŞINDA ŞEYTANIN OLDUĞU VE İNSANLARI ÇAĞIRDIĞI YOLLARIN HANGİLERİ OLDUĞUNU BİLİYOR MUSUNUZ?



Selamun aleykum değerli misafirlerim,

     Sizinle buluşma imkanımız olan bu ortamda size ikram olarak ancak doğru olduğuna inandığım düşünce ve yazılarımı sunabiliyorum. Rabbin bana en geç cennette hepinizle buluşup en güzel nimetlerle sizi  ağırlamayı da nasip etsin. Amiiin.

     Bu gün yaşadığımız toplum içerisinde eğer dinimizi yaşamada biraz gayretli insanlarsak her birimiz mutlaka “Hangi cemaate, hangi tarikata veya hangi gruba müntesipsin” şeklinde bir soruyla muhatap olmuşuzdur. Bu soruya “Ben Kur’an ve Sünnete bağlıyım” şeklinde cevap verseniz de sanki soruyu soran kişi sizin verdiğiniz cevabı hiç duymamış gibi “ya hepimiz öyleyiz de,” diyerek biraz önceki sorusunu tekrarlar. Aslında bu durum iki yönden de yüreklere burukluk veren bir durumdur:

     1. İlla bir cemaat ve gruba ait olunması gerektiği inancına sahip olunması.
     2. Kur’an ve Sünnetin değersizleştirilip insanlar nezdinde bir önem arzetmemesi.

     Kur’an ve Sünnette dayanağı olmayan  “sürüden ayrılanı kurt kapar” “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır”  v.b  gibi bir sürü sözler icad ederek insanlar üzerinde mutlaka bir cemaat ve gruba dahil olunması gerektiği izlenimi oluşturulmaktadır. Her cemaat ve grup insanları kendi ait olduğu fırkaya ve yola çağırmakta, kendi ait olduğu grubun ve yolun faziletini anlatmaktadır. Dillerindeki en yaygın argüman ise şudur: “ Gittiğimiz yolların farklı farklı oluşu önemli değildir. Farklı yollardan gitsek de hepimizin varacağı yer aynıdır.”

     Bu noktada şunu sormak istiyorum: Dünya hayatındaki yollardan esinlenerek icad ettiğimiz ve mantıksal olarak da kulağa gayet güzel gelen bu iddia gerçekten doğru mudur?

     Rabbimiz hangi yolu takip ederek gelirse gelsin, kendisine yönelenleri eşit şartlarda mı karşılamaktadır?

     Yoksa bize empoze edilmeye çalışılan bu söylemler bomboş iddialardan mı ibarettir?

17.7.13

HANGİ NAMAZLARDAN SORUMLUYUZ?


Esselamu aleykum ve rahmetullah..

   Siz değerli kardeşlerimle veya çevremdeki kardeşlerimle iletişim içindeyken gözlemlediğim bir husus bu günkü  yazımızın konusu olacak inşaAllah. 
   Toplum olarak namaz hususunda çok da yeterli bilgiye sahip olmadığımızı düşünüyorum ve gözlemliyorum. Bu bilgisizliğimiz öncelikle namazın dinimizdeki önemi ile başlıyor, hükümleri, nasıl kılınacağı, farz ile nafilelerin eşdeğer görülmesi  ve daha namazla ilgili bir çok hususlarda devam ediyor.
   Dinimizin kelimeyi şahadetten sonra ikinci emri olan namaz çok önemli ve değerli bir ibadet olmasına rağmen bizim bu denli buna yabancı olmamız nasıl ve neyle açıklanır bilemiyorum ama bu eksikliği gidermek için bir yerden başlamamız gerekiyor.
   Bu yazımızda dikkatlerinizi çekmek istediğim husus farz namazlar ile nafile namazların aynı kategoride değerlendirilmesi olacak. Zamanla namaz hususunda diğer konularada değiniriz inşaAllah. İçimizde mutlaka yıllardır namaz kılanlar olduğu gibi namaza yeni başlayanlar, belkide namaza başlamayı düşünenler var. Yıllardır namaz kılanlarımızında, yeni başlayanlarımızında, başlamayı düşünenlerimizinde özellikle bilmesi gereken konulardan biri  Allah subhanehu ve tealanın biz kullarına farz kıldığı ve bizi sorumlu tuttuğu namazın sadece farzlar olduğu, nafilelerin bizim isteğimize bırakıldığıdır.

HANGİ NAMAZLARDAN SORUMLUYUZ?

   Değerli kardeşlerim iman eden her insan iman ettikten sonra ilk olarak namaz kılmak zorundadır. Bu imanının bir göstergesi ve adeta ispatıdır. Namaz İslam dininin olmazsa olmazıdır. Diğer tüm ibadetler kişinin namazına göre değer kazanır. Kişi namaz kılıyorsa yaptığı her iyilik kendisine fayda sağlar. Ama hem iman ehli olduğunu söyleyip hemde namaz kılmıyorsa yaptığı diğer iyiliklerin hiçbir değeri yoktur. Namaz bu kadar önemli bir ibadettir.
   Allah subhanehu ve tealanın bize farz kılmış olduğu ve bizimde yerine getirmekle sorumlu olduğumuz namaz, beş vakit olarak belirlenen namazlardır. Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem farz namazları eda eden ama farzların haricinde başka namaz kılmayacağını söyleyen kimseye kurtuluşu ve cenneti vadetmiştir.

Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur:


“Allah subhanehu ve tealanın kullarına farz kıldığı beş vakit namaz vardır. Kim bunları eda eder, bunları küçük görmeyip zayi etmezse Allah’ın o kimseyi cennete koyacağına dair sözü vardır. Her kim bunları yapmazsa o kimse için Allah katında bir söz yoktur. Dilerse ona azab eder dilerse affeder.” (Ebu Davud, İbni Mace, Nesai, Ahmed)

20.6.13

HADİSLERLE İLİM VE HİKMET: NİYETİN ÖNEMİ


Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu..
Kardeşlerim “Hadislerle ilim ve hikmet” adlı kitabımızın birinci hadisi olan niyet hadisinin açıklayıcısı şeklinde gelen diğer hadislerle niyet konusuna devam ediyoruz.
Niyetin herhangi bir amele nasıl değer kazandırdığına ve Allah’ın rızası gözetilerek yapılan işlerin insana nasıl kazanç sağladığına dair örnek olabilecek hadisleri okumaya başlayalım hep beraber..

NİYETİN AMELLERE KATTIĞI DEĞER

İbni Ebid-Dünya Ömer radıyallahu anhdan munkatı bir senedle rivayet etti, Ömer radıyallahu anh dedi ki:
“Niyeti olmayanın amelide yoktur, ecri hesab etmeyenin ecride yoktur. Yani Allah katında amelinin ecrini hesab etmeyen onu umarak yapmayanın ecri yoktur. (Hadis sahihtir, muttefekun aleyhtir.)

Sa’d bin Ebi Vakkas’tan rivayet edildi, Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem  buyurduki:
“Sen Allah’ın rızasını isteyerek verdiğin her nafakadan sevab alırsın, hatta hanımının ağzına koyduğun lokmadan bile” (Buhari Müslim)

Sahihaynde Ebu Musa el Eş’ariden rivayet edidi: Bir bedevi Arab  Allah Resulu sallallahu aleyhi ve selleme geldi ve:
“Ey Allah’ın Resulü! Bir adam ganimet için, bir adam zikrolunmak için, bir adamda değeri bilinsin diye savaşıyor kim Allah yolundadır? dedi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
‘Kim ilahi kelimetullah için savasırsa o Allah yolundadır’ ” buyurdu. (Buhari Müslim)

17.6.13

İNSANI DEĞİŞTİREN VE DERİNLEŞTİREN İKSİR: İMAN



Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu

Rabbimin selamı, rahmeti ve bereketi siz değerli misafirlerimin üzerine olsun..

  Kardeşlerim, buluşma noktamız olan bu mekanımızda nasıl Rabbimize daha iyi bir kul olabiliriz ve nasıl onun rızasını daha iyi kazanabiliriz düşüncesi ve gayesi ile bilgilerimizi tazelemeye ve bu bilgilerimize yeni bilgiler eklemeye çalışıyoruz. Bilgilerimizi tazelerken ve yeni bilgiler öğrenirkenki amacımız ise bu bilgiler sayesinde imanımızı arttırmak, kuru ve ezberden ibaret olan dini hayatımıza ruh katmaktır. Kulluğumuza ve ibadetlerimize bu ruhu katacak, hayat verecek, adeta yeniden diriltecek olan tek şey ise imandır.

   Günümüzde biz müslümanların müptela olduğu en büyük ve tehlikeli durum imani meseleleri kuru sözlerden, bilinip ezberlenen kurallardan ibaret görüp bunları kalplerimize ve hayatlarımıza indirgemeyişimizdir. Fıkhi meselelere gelince Kur’an ve sünnette bahsedilmeyen bir çok konuda dahi kılı kırk yararcasına fetvalar veren ilim ehli itikadi ve imani meseleleri ise halledilip rafa kaldırılmış bir mesele olarak görmelerinden dolayı bu ümmet bu duruma gelmiştir. İslami isimler taşıyan, kimliğinde müslüman yazan, ismi ve kimliği dışında islamla hiçbir alakası olmayan içi bomboş yığınlar..

    Değerli kardeşlerim, Rabbimiz bizden kendisine ve kendisinin belirlediği birçok konuya iman etmemizi istemiş, nasıl iman edeceğimizide her konuda olduğu gibi gerek ayetleri ile gerekse Resulünün sünneti ile açıklamıştır. İlk müslümanlar olan sahabelerde bu esaslar üzerine iman etmiş, Rablerinin emir ve nehiylerini bu esaslar üzerine kabul edip yaşamışlardır. Bunun sonucu olarak “İnsanlık tarihinin en saadetli asrı” olarak bilinen Asr-ı Saadeti temin etmişlerdir.

10.6.13

MANASI YİTİRİLMİŞ BİR KELİME: İMAN


Esselamu aleykum değerli kardeşlerim

   Bugünden sonra akide bölümümüzde hep beraber imanı öğrenmeye ve anlamaya çalışacağız Allah’ın izni ile. Neden iman etmemiz gerektiğinden, neye, nasıl iman etmemiz gerektiğine dair konulardan bahsedeceğiz. Rabbimizin bizden nasıl bir iman istediğini, bu konuda hangi ölçüleri belirlediğini öğreneceğiz.

   Sevgili kardeşlerim, bugün genel itibari ile islam dünyasına, özelde de kendi toplumumuza baktığımızda müslümanların her konuda olduğu gibi iman konusunda da çok farklı fikirlere sahip olduğunu görmekteyiz. Allah subhanehu ve teala “Allah’ın ipine topluca sarılın ve ayrılmayın” (A’li İmran, 103) buyurduğu halde en basit meseleden en  önemlisine kadar hemen hemen her meselede farklı farklı düşüncelere ve bunun sonucu olarakda farklı gruplara ayrılmış müslümanlar. Bu farklılık İslam dininin en önemli konusu olan, adeta şah damarı niteliğinde bulunan  “iman” konusunda da ne yazıkki gündeme gelmiştir.

   Müslümanların çoğunluğunun iman esaslarından haberi dahi yokken, islami kültüre ve birikime sahip küçük bir azınlık ise İslamın ilk hayırlı nesillerinden sonra ortaya çıkan fikirleri ve kaideleri iman esasları olarak kabul edip benimsemişlerdir.

   İmani konular genellikle halka kafaları karışır, anlamazlar düşüncesi ile hiç anlatılmazken, okumuş zevat ise sanki Allah subhanehu ve teala bu konuda ölçüler belirlememiş ve Resulune bunları açıklamamış, sahabe bu belirlenen ölçülerde imanı öğrenip yaşamamış ve bunlara dair bilgiler ve kaynaklar elimize ulaşmamış gibi bu dönemden yıllar sonra çıkan farklı farklı inanç yapılarını benimsemekte ve insanlara da bunu empoze etmektedirler.  

   Düşünün kardeşlerim! Rabbimiz bizi kendisine kulluk yapmamız için yaratacak, bu kulluğun en önemli kuralı kendisine, kitaplarına, meleklerine, peygamberlerine, kadere, vs. iman etmek olacak, bize Resulu vasıtası ile tuvalet adabını dahi öğreten ve açıklayan Rabbimiz bu en önemli mevzuda nasıl iman edeceğimizi belirleyen kurallar koymayıp bizi kendi halimize bırakacak ve isteyen istediği gibi bu ölçüleri kendisi belirlesin diyecek. Bu sizce mümkün mü?

7.6.13

AMELLER NİYETLERE GÖREDİR

بسم الله الرحمن الرحيم

 Mü’minlerin emiri Ömer bin Hattab radıyallahu anh’dan, dedi ki:

“Rasulullah’ı sallallahu aleyhi ve sellem’den işittim buyurduki:
“Ameller niyetlere göredir, herkese niyet ettiği vardır, kimin hicreti Allah ve Rasulüneyse, hicreti (gerçekten) Allah ve Rasulünedir, kiminde hicreti kazanmak istediği bir dünyalık veya nikahlanmak istediği bir kadın içinse hicretide (gerçekte) hicret ettiği şeyedir” (Buhari ve Müslim rivayet etti.)

   Nasıl Kur’an ayetlerinin inişine sebep olan birtakım olaylar ve sorular varsa ki, biz bunlara “sebeb-i nüzul” diyoruz, hadislerin de bir “sebeb-i vürudu” vardır.
İbn Hacer, “Fethu’l-Bari”de bu hadisin sebeb-i vürudu ile ilgili şöyle bir olay anlatır: Rasulüllah’ın Medine’ye hicret etmesi üzerine, Müslümanlar Mekke’yi terk ederler. Muhacirlerden bir hanım sahabiye olan Ümmü Kays da, Medine’ye hicret etmek ister. Bu arada bir sahabi Ümmü Kays’a evlenmek üzere talip olmuş, kadın da, “Benimle Medine’ye hicret edersen seninle orada evlenirim.” demiştir. Bu sahabe Medine’ye hicret etmeye gönlü olmadığı hâlde, sırf o kadınla evlenmek için Medine’ye hicret etmiş ve sonra da orada evlenmişlerdir. Sırf Ümmü Kays’la evlenmek için hicret eden bu şahsın niyeti, sahabe arasında bilindiği için bu kişiye; “Muhaciru Ümmi Kays” (Ümmü Kays’ın muhaciri) lakabı takılmıştır. (el-Askalanî, İbn Hacer, Fethu’l-Barî, Kahire, 1986, I, 24) Durum Hz. Peygambere ulaşınca Allah Resulu sallallahu aleyhi ve selleme ulaşınca bu hadisi söylemiştir.

   Demek ki, hicret için niyetin halis olması yani sadece Allah rızası için yapılması gerekir. Hem evlenmek gibi dünyevi bir maksat hem de hicret gibi bir niyet beraber olabilir. Ancak birinci ve esas niyetin ne olduğu önemlidir. Örneğin oruç tutup bununla hem ibadet ve hem de perhiz niyet edenin hâli de böyledir. Sırf perhiz için tutulan orucun sevabı yoksa da, her ikisine niyet edene, niyetinin derecesine göre bir sevap vardır. İşte bütün ameller böyledir, niyetimizde Allah rızası galip olursa sevap alırız, değilse hiçbir sevap alamayız.

3.6.13

İNSANDAKİ BİR İLAHA İBADET ETME İHTİYACI VE İLAHIN ÇEŞİTLERİ

Esselamu aleykum ve rahmetullah

Günleriniz, haftalarınız, aylarınız ve ömrünüz hayırla geçsin sevgili kardeşlerim,

   Geçen yazımızda başlamış olduğumuz ilah kavramı mevzusuna bu yazımızda da insanın bir ilaha olan ihtiyacından ve sahte varlıkları nasıl ilahlaştırdığından bahsederek devam edeceğiz inşaAllah..

HER İNSAN TABİATI GEREĞİ BİR İLAHA KULLUK ETME İHTİYACI HİSSEDER

   Kardeşlerim, her insan kendisinden çok daha güçlü bir varlığa inanma, sığınma, yardım isteme ve ibadetlerini O’na sunma ihtiyacı içinde dünyaya gelir. Dünyaya gelen her insan yaşamı esnasında hep böyle bir varlığın arayışı içerisindedir. Yaratıcısından kopuk, O’nun yakınlığını hissedemeyen insan tabiatında var olan bu duyguları kendisini yoktan var edene, rızıklandırana, hayat verene ve yine hayatına son verme gücüne sahip olana yönlendirmezse, bunun yerini sahte ilahların alması gayet doğaldır. Çünkü bu duygu asla boşluk kabul etmez.

   İnsan kendi iradesi dışında bir sürü olayın gerçekleştiğini ve bunların hiçbirini değiştirmeye gücünün yetmediğini farkettikce acizliğininde farkına varır. Mesela kişi kendi isteği ile dünyaya gelmemekte,  kendi istediği zaman hayatına son verememekde, kendi anne babasını seçememekte, hangi fiziki yapıya sahip olacağını belirleyememekte, aya, güneşe, tabiata hükmünü geçirememektedir. Tüm bunlar insanı bunları yaratan, düzenleyen, hepsine sözünü ve hükmünü geçiren, mükemmel sıfatlara sahip ve olağanüstü bir varlığın olduğu inancına götürmekdedir.  Bu noktada insan tüm acizliği ile bu varlığın gücüne, kudretine, bilgeliğine sığınarak kendisini güvende hissetme ihtiyacı hisseder.  Çünkü her insan  fıtri yapısı gereği korkma, sevme, güvenme, yardım isteme, dua etme gibi bazı özelliklerle yaratılmıştır. İnsanın tüm bu ihtiyaçlarını tam manası ile karşılayabilecek sadece tek bir ilah vardır ki, o da Allah subhanehu ve tealadır.

26.5.13

İLAH KAVRAMININ TARİFİ



بسم الله الرحمن الرحيم

Esselamu aleykum değerli kardeşlerim

   Gününüz hayırlı, bereketli ve gerçek hayatımız için bol kazançlı geçsin. Rabbim bizlere kendisine layıkı ile kul olabilmeyi kolaylaştırsın. Amiiin.
   İnsanların tarih boyunca hayatlarında, zihinlerinde ve gönüllerinde ne denli çok ve çeşitli ilahlar tasarladıkları, inandıkları ve itaat ettikleri bilinen bir gerçek. Bu ilahların gerçekten ilahlığı hakettikleri ve ilahlık vasıflarına sahip oldukları ise çok su götürür bir mesele. Bu sebeple bugün ilah kavramı üzerine bir araştırma yapalım ve ilahın ne anlama geldiğine, bir ilahda hangi vasıfların bulunması gerektiğine, insanların yaşamlarında neleri ilahlaştırabildiklerine bir göz atalım istedim. Rabbim bu araştırmayı hepimiz için faydalı kılsın.

İLAH KELİMESİNİN ANLAMI

   Kardeşlerim, biliyorsunuzki İslam’ın aslı olan akide konusunda tevhid ve şirki geçmiş yazılarımızda konu edinmeye çalışmıştık. Şimdiye kadar anlatmaya çalıştıklarımız ve bundan sonra anlatacaklarımızın daha iyi anlaşılabilmesi için ilah kavramının çok iyi tahlil edilmesi ve üzerinde durulması gerekiyor. Çünkü kişi ilah kavramını tam manası ile kavramadan şirki ve tevhidi tam manası ile gerçekleştirmesi mümkün değildir. Hangi davranışları ile tevhidi gerçekleştireceğini ve hangileriyle şirk çukurlarından birine düşeceğini kestiremez.

24.5.13

MUTLULUĞUMUZU YADA MUTSUZLUĞUMUZU KELİMELERİMİZ BELİRLER




MUTLULUĞUMUZU YADA MUTSUZLUĞUMUZU KELİMELERİMİZ BELİRLER

Kullandığımız sözlerin hayatımızda çok büyük yeri ve önemi vardır. Bunların konumunu ancak bakış açısı yeterli olmayan ya da yüzeysel düşünen kimse görmez.

Söz, ya içi güzelliklerle dolu sakin akan bir nehir ya da ölüm taşıyan dalgalı bir denizdir.
Söz, ya tüm yaralara  ve hastalıklara merhem ya da içeni anında mezara gönderecek bir zehirdir.

Sözün içinde ya hayat, güvenlik, mutluluk, rahatlık ve mutmainlik vardır yada o Rabbinin izniyle her şeyi yerle bir edecek saatli bir bombadır.

Söz ya barış ve anlaşma getirir, insanlar arasında yakınlık ve sevgi yayar ya da sözle savaşlar çıkar, insanlar arasında kin baş gösterir, fitneler ve imtihanlar ortaya çıkar.

Söz ya yapmanın, kurmanın ve yükseltmenin aleti olur ya da yıkmanın, tahrif etmenin ve dağıtmanın aleti.

Nitekim “La ilahe illAllah” sözü yani ihlas ve tevhid kelimesi kurtuluş ve tevhid kelimesidir. Kafirlerin “Sen gönderilmiş bir peygamber değilsin” (Ra’d:43) sözleri ise onlar için dünyalarını ve ahiretlerini yıkan söz olmuştur.

Allah subhanehu ve teala söyle buyurur: “Allah’ın hoş söz (kelime-i tevhid) için nasıl bir misal getirdiğini görmedinmi? O gökleri yerde sabit, dalları ise göğe uzanmış hoş bir ağaç gibidir. Rabbinin izni ile meyvesini her zaman verir. Belki düşünürler diye, Allah insanlara böyle misaller getirir. Kötü sözün örneği ise kökü yerden sökülüp çıkarılmış ve sabit durmayan kötü bir ağaçdır.” (İbrahim: 24,26)

13.5.13

LA İLAHE İLLALLAH’I SADECE DİLLE SÖYLEMEK YETERLİ MİDİR?




                                              Selamun aleykum ve rahmetullahi ve beraketuhu



Bugün size çok değerli bir cümleden bahsedeceğim kardeşlerim. Bu cümle altından, yakuttan, dünyadan ve içindekilerden de daha değerli...
Öyle ki, bu kelimeleri telaffuz eden sonsuz bir mutluluk kazanıyor. Bu kişi mizanda tartısı en ağır gelenlerden oluyor ve bu kelimeler sayesinde karanlıklardan nurun aydınlığına çıkıyor. Bu kelimeler adeta insan olmakla insan kalabilmenin arasındaki ince çizgiyi belirliyor.
İşte kardeşlerim, bu kelimeler yaratılış gayemiz olan ibadetin ve ibadetin özü tevhidin anlamını içeriyor. Bu da “La ilahe illAllah” cümlesidir.
İleriki yazılarımızda La ilahe illAllah’ın ne anlama geldiğini, bize ne gibi sorumluluklar yüklediğini, bu kelimeyi söyleyen kişinin hayatında nelere dikkat etmesi gerektiğini paylaşmaya çalışacağız. Bugün üzerinde duracağımız konu ise bu cümlenin toplumumuz tarafından nasıl anlaşılıp algılandığıdır.


TOMLUMUMUZDAKİ LA İLAHE İLLALLAH ANLAYIŞI

Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:
“Kim, ‘Lâ ilâhe illAllah’ derse, Cennet’e girer!” (Buhari, Müslim)
Toplumumuzdaki La ilahe illAllah anlayışı Allah Resulunun bu hadisi üzerine bina edilmiş ve hadisde söylemden bahsedildiği için bu kelimeleri sadece dille telaffuz etmenin yeterli olacağı düşüncesi içimizde iyice yerleşmiştir. Şöyle bir düşünelim kardeşlerim!
Bir kimse size gelip çok değerli kelimelerden bahsetse... Bu kelimeleri sadece dilinizle telaffuz etmenizin hayatınızı değiştireceğini söylese... Bu kelimelerle büyük servetler elde edeceğinizi ve çok güzel fırsatlar yakalayacağınızı, hepsinden önemlisi ölümsüz kalabileceğinizi ve böylelikle gayet mutlu bir şekilde ebedi bir hayat yaşayacağınızı haber verse... Tüm bunlar size ne derece inandırıcı gelir ya da o kimseyi ne kadar ciddiye alırsınız?
Bir kelimeyi söylemekle herşeyin böylesine değişebilmesi ancak masallarda gerçekleşebilecek bir düşüncedir dediğinizi duyar gibiyim. Bu söylenenler kulağa hoş gelmekle birlikte ancak hayal dünyasında mümkündür. Bunu her akıl sahibi rahatlıkla anlayabilir.
La ilahe illAllah kelimesini sadece diliyle telaffuz ederek cennet hayali kuranların ve ebedilik rüyası görenlerin, masallardaki hayatların gerçekleşmesini bekleyenlerden bir farkı var mı sizce?


7.5.13

NEDEN YİTİRİLMİŞ MANALAR ?



Selamun aleykum ve rahmetullah ve berakatuhu

Sevgili kardeşlerim, her birinize teker teker bloğumuza hoşgeldiniz. Rabbimden bu yeni oluşumu hayırlara vesile kılmasını diliyor, hepinizin hayır dualarını bekliyorum.
Bloğumuz daha çok çok yeni bir blog, sadece bir günlük.  Her birinizin ilgisi ve desteği ile çok güzel şeyler ortaya çıkacağına inanıyorum. Rabbim muvaffak eylesin.

NEDEN YİTİRİLMİŞ MANALAR?


Değerli kardeşlerim, Toplum olarak İslamın özünden bu denli uzaklaşmamızın sebeblerinden birinin, belkide en önemlisinin içi boşaltılmış İslami kavramlar olduğunu düşündüğümden bloğun sloganını bu şekilde belirledim.
Toplumumuzda İslam dairesine giriş sözü olan “La ilahe illallah” sözü başta olmak üzere bir çok islami kavramın sadece harflerden oluşan ismi, yada çok kısır manalar ihtiva eden şekilleri kalmıştır. Bu sebeple öncelikli olarak belkide her gün teleffuz ettiğimiz ama manasından bihaber olduğumuz kelimelere tekrar asli manalarını kazandırmamız gerekmektedir.
Manaları ile bütünleşmiş İslami kavramların, dini hayatımıza çok anlam katacağı, imanımızın ve amellerimizin görüntüden öte geçip huşu ve ihlasla süsleneceği kanaatindeyim.


Ebu Hureyre radiyallahu anh anlatiyor: "Resulullah aleyhissalatu vessalam buyurdular ki: "
"Zandan uzak durun! Çünkü zan, sözün en yalanıdır.
Başkalarının gizli konuştuklarını yaymayın!
Birbirlerinizin ayıplarını araştırmayın!
Gereksiz yere rekabete girmeyin!
Birbirinizi kıskanmayın!
Birbirinize kin tutmayın!
Birbirinize sırt çevirmeyin!
Ey Allahın kulları, Allahın size emrettiği gibi kardeş olun!
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona ne zulmeder, ne de onu yüzüstü bırakır. Ona hakaret de etmez."
Sonra kalbini gösterdi:
"Takva buradadır, takva buradadır, takva buradadır!
Kişinin, müslüman kardeşini hor görmesi, kötülük bakımından kendisine yeter de artar bile.
Müslümanın her şeyi müslümana haramdır: kanı, şerefi, malı...
Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar."
Buhari, Nikah 45, Edeb 57, 58, Feraiz 2; Muslim, Birr 28-34, (2563 - 2564); Ebu Davud, Edeb 40, 56, (4882, 4917); Tirmizi, Birr 18, (1928).

Allah Resulü sallahu aleyhi ve sellemde Rabbimizin suretlere ve bedenlere bakmayacağını, sadece kalplere ve amellere bakacağını bildirmiştir. Ruhsuz, kalpsiz bir bedenin kişiye hiçbir fayda vermeyeceği gibi, manaları sökülüp alınmış kelimelerde sahibine bir fayda vermez.