Bidat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bidat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.6.14

NASIL KUR'AN OKUMALIYIZ?


Esselamu aleykum kardeşlerim..

Rabbimizin rahmetinin kat kat arttığı Ramazan ayı yaklaşmakta ve bu vesile ile Kur'an okumalarımız artmakta. Kur'an'ı okurken nelere dikkat etmemiz gerektiği hususunda çok önceleri almış olduğum notları sizin için derledim. İnşaAllah faydalı olur. 

Kur’an bir hayat nizamıdır.

Kur’an okurken sahip olmamız gereken mantık, Bu kitap bir hayat nizamıdır.bu kitabın içinde emirler ve nehiyler, geçmiş ve gelecekten haberler, hayatı her yönüyle içindekilere göre uydurulması gereken bir kitap’tır.

Kur’anı sadece anlamak için okumalıyız.

 Kur’an  meali okurken ilk yapılacak şey metnin anlamaya çalışılmasıdır. Okuma denilince oku dediğimizde Türkçe bu kelimenin kişide yaptığı çağrışım nedir? Mutlak beraberinde anlamak olmalıdır. Niçin okunmalı? Anlamak için. Kur’an okunmaya başlandığında anlatma kelimesi seneler sonraya atılmalıdır.Bu illa seneler sonra anlatılmaya başlanmalıdır anlamında değidir, ama anlatmak kişinin enson düşüneceği bir şey olmalıdır.

Kur’an-ı neden anlatmak için değil anlamak için okumalıyız?

Kur’an-ı ister doğrudan doğruya Arapça olarak, ister ana dilimizdeki çeviri olsun okumaktan maksat O’nu anlamaya çalışmak olmalıdır. Sonra anladığımızla amel etmek niyetine sahip olunmalıdır. Kimse kafasına göre anlayıp, hüküm çıkarıp, başkalarına hocalık yapması için okumamalıdır.

Anlarken anlamaya çalışırken mutlak anlamada bazı hatalar olabilecektir. Tercümede oluşan hata ile, metni anlayamama hatasının bir sınırı vardır. Her hata sahibine göre değerlendirilir.Ben bu vaziyetimle kalp ameliyatı olcak birisini  ameliyat etsem o adam ölse benim yaptığıma hatamı denilir? Denilmez bu bir suçdur. Ama hakiketen cerrah bir kardiyolog onu ameliyat ederse oda hata yapabilir, ama onun hatası suç olmaz. Bu yüzden Kur’an okurken yapılacak hataların sınırını çizmek gerekir. Bu yanlış anlamaları ve hataları devamlı Rabbimiz tarafından affedilebilir, mazereti kabul edilebilir seviyede tutmamız gerekir.

20.6.14

CEMAAT DENİNCE AKLIMA KURTULUŞ YERİ GELİRDİ...

Esselamu aleykum gönül dostlarım..

Cemaat ile ilgili yazının yayınlanmasından sonra bir kardeşimiz cemaatler hakkındaki düşüncelerini ve kendi hayatında yaptığı tecrübeleri yazıya dökerek göndermiş. Öyle samimi ve içten yazılmış ki satırlar eminim hepiniz bu satırlarda kendi hayatınızdan kesitler bulacaksınız.

     Cemaat dendiğinde aklıma önceden kurtuluş yeri gelirdi. Cemaat ehli insanlarda kurtulmuş insanlar...  Keşke bende cemaate bağlı biri olabilsem diye düşünürdüm. Lakin ne zaman adım atsam kendilerine göre bir yaşayış tarzı benimsemiş, kendilerine ait kuralları olan bir toplulukla karşılaştım.


     Cemaatler benim size ulaşmama vesile oldu. Hani insan bazen kalabalıklar içinde kendini yalnız ve yabancı hisseder ya, benim de durumum aynen böyleydi. Çevremde her kesimden insan vardı, ailemde de. Ama Allah'ın bize emrettiği dini hakkı ile yaşayan kimseyi görememek insanı bazen arayışa sevkediyor. Ben kah aradım, kah kaçtım, kah sorguladım. Sorgulamalarım işe yaradı aslında elmanın sağlamı ile çürüğünü birbirinden ayırmama vesile oldu.


     En başta İsmailağa cemaati olarak bilinen toplulukda gözlemlediğim şunlardı: Çarşaf giyilecek, efendiye bağlanılacak, dersler alınacak, tesbihler çekilecek. Sabahlara kadar bitmez namazlar, katı kurallar...


     Hoca anneleri ders veriyordu. Komşularımdan gidenler oldu. Genelde yapım itibari ile herşeye bodoslama dalan biri olarak kafamda soru işaretleri ile yaklaştım. Sorular sordum. Soru sormam bile rahatsız etti onları. Komşum hocasına benden bahsetmiş, hocasıda aman sakın onunla tartışmaya girme! demiş. Bana yönlendir, getir konuşalım diye eklemiş. Küçücük boyumla bir kaç sorumla korku vermişim onlara.

18.6.14

KUR'AN VE SÜNNETTE CEMAAT KAVRAMI


Esselamu aleykumve rahmetullah değerli dostlar...

-----------------------------------------------
+  Selamun aleykum
_  Aleykum selam ve rahmetullah kardeşim.
+ MaşaAllah ne güzel böyle dininizi yaşıyorsunuz.
_ Hamdolsun Rabbimize bu bizim kulluk görevimiz.
+ Öyle, öyle tabii şey kardeşim hangi cemaattensiniz?
_ Allah Resulünün sünnetine uymaya çalışıyoruz.
+ Ya tamam hepimiz Allah ve Resulune uymaya calışıyoruz ama siz yine de söyleseniz hangi cemaate mensup olduğunuzu?...

     Eğer görünüş itibari ile İslami bir kimliğiniz varsa ilk tanıştığınız insanla ilk muhatap olduğunuz konuşma genellikle yukarıdakine benzer bir konuşma oluyor değil mi? Siz her ne kadar tek bir cemaat olması gerektiğini ve sizinde O'na mensup olduğunuzu anlatmaya çalışsanızda muhatabınız her sözünüzü onaylayarak, kendi sorusunu yineliyor "hangi cemaattensiniz?"
     Değerli dostlar "Cemaat" kavramının Kur'an ve Sünnette ne şekilde anlamlandırıldığını merak ettiniz mi hiç?   İçinde bulunmamız emredilen cemaat hangi cemaattir?   Ne gibi özellikler taşıması gerekir?  Cemaatler ayrılıkların kaynağı mı yoksa toparlayıcısımı olmalıdır?
     Toplum içerisinde çok yaygın bir deyim vardır "Sürüden ayrılanı kurt kapar" diye. Halk arasında bu deyim sıkça kullanılarak mutlaka bir cemaat içinde olmamız gerektiğine dair vurgu yapılır. Peki dostlar günümüzde cemaatten ayrılanı mı kurt kapıyor, yoksa cemaatler birer kurt haline gelmiş insanları mı kapıyor?

13.6.14

MÜZİK Mİ KUR'AN MI?

Selamun aleykum kardeşlerim…

İnsanoğlu kendi içinde çok çeşitlilik arzeden bir varlık malumunuz. Yeryüzündeki insan sayısı kadar değişik karakter, düşünce ve fikirler mevcut. İnsan yapısının farklılığı tabi ki çeşitlilik adına güzel. Yoksa her birimiz tek tip yapılara sahip olsaydık herhalde hayat çekilmez olurdu. 

Bu çeşitlilik yaşama dair kurallarda gündeme gelseydi nasıl olurdu peki? 
Mesela herkesin yalan  anlayışı başka olsaydı, haya anlayışı, ibadet anlayışı, sevgi, korku anlayışı? Bence, sence, falancaya, filancaya göre derken içinden çıkılmaz bir hal alırdı bu durum herhalde.

Yüce yaratıcımız 75 trilyon hücreden oluşan insanı özenle yaratmış ve aynı özenle insanın dünya ve sonsuz hayatı için en güzel yaşam kurallarını belirlemiştir. Sizinde malumunuz üzere bir eserin neye ihtiyacı olduğunu en iyi o eseri yapan bilir. 

“Zaten yaratan yarattığını hiç bilmez mi? O,  lâtiftir; her şeyden hakkıyle haberdârdır. (Mülk 14)
Bu Rabbimizin emrettigi en büyük şeyden en küçüğüne kadar böyledir. Rabbimizin her emrinde ve yasağında bizim için sayısız hikmetler vardır.

Kardeşlerim, müslümanlar yaşamlarında Rablerinin yasakladığı içki, kumar, zina gibi ameller ile aralarına hep mesafe koyup bu çirkin fiillerden kendilerini korumaya çalıştılar. Fakat tüm bunların ikiz kardeşi olan müzik konusunda malesef aldandılar. İslam alimlerinin şeytanın Kur’an’ı, yani sesi dediği müziği hafife aldılar. Bundan bir zarar gelmez sandılar. Zaten insan ne zaman bir şeyi küçük gördü önemsemedi, şeytan o zayıf yanından yaklaşıp insanı yendi. 

Müslümanlar olarak şunu çok iyi bilmeliyiz ki müzik her dönemde Kur’an’ın alternatifi olarak sunulmuştur. Bu Mekke döneminde de bu amaçla kullanılmış, bu günde bu amaçla kullanılmaktadır.
Mekke döneminde müziğin  bu amaçla kullanıldığını Yüce Rabbimiz bize ayetleri ile haber vermektedir. 

Allah subhanehu ve teala Lokman suresi 6.ayetinde söyle buyurmaktadir: 

"İnsanlar arasında bilgisizce Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler ve Allah yolunu alaya alanlar vardır. İşte horlayıcı azab onlar içindir.“

26.5.14

KURTULUŞ ALLAH'I BİLMEKTE Mİ, YOKSA BİRLEMEKTE Mİ?



       Esselamu aleykum gönül dostlarım..

     Dünyaya gelirken tabiatımıza formatlanan tek Rab bilinci bizim kurtuluşumuz için yeterli midir diye sormuştuk en son...

     Bu soru aslında günümüzde cevabının karmaşık bir hal aldığı, kelimelerin manalarından soyutlanmasından dolayı tam olarak anlaşılamayan konulardan biri. Bu sorunun kişiden kişiye, ortamdan ortama değişen bir cevabının bulunduğu muhakkak fakat öncelikli olarak soruyu genel kuralları ile cevaplayalım inşaAllah...



TEK RAB BİLİNCİ İNSANIN KURTULUŞU İÇİN YETERLİ MİDİR?

     Kavram karmaşası içinde ayırdetmemiz gereken en önemli konulardan biri Allah'ı bilmek ile Allah'ı birlemenin arasındaki farkdır. Bir çoğumuz Allah’ı (yaratıcı olan, öldüren, dirilten, rızık veren, yağmuru yağdıran vb…olduğunu) bilmenin Allah’ı birlemekle yani tevhid ile aynı şey olduğunu düşünürüz. Allah’ın varlığını bilip kabul ettiğimiz taktirde kulluk görevimizi yerine getirdiğimizi zannederiz…..


Halbuki tek Rab bilinci ve itirafı her insanın dünyaya gelirken beraberinde getirdiği, doğuştan tabiatına atılan formatın bir sonucudur. Bu sebepden dolayı Rab olarak sadece Allah subhanehu ve tealayı kabul ve itiraf etmek insanın sonradan kendi gayreti ile kazandığı bir meziyet ve özellik değil, doğal bir haldir. Ve dünyaya gelen her insan bu konuda eşittir.

     İnsana bir değer, ebedi bir hayat ve cennet kazandıracak kulluk ve sorumluluk ise doğuştan sahip olduğumuz tüm bu donanımla  tek olarak kabul ettiğimiz Rabbimize asla şirk koşmamamız, kulluğumuzu sadece O'na sunmamız, bu kullukda O'na hiçbir şeyi ortak koşmamamızdır. Rabbimizin bizden kul olarak istediği budur. Bunu da nasıl gercekleştireceğimizi bizim için kitaplar indirerek, resuller göndererek açıklamıştır.

26.3.14

ÇÖKMÜŞ AİLE YAPIMIZI ANLATAN ÇOK GÜZEL BİR VİDEO


Selamun aleykum değerli kardeşlerim.. 

Bu aralar yazı hazırlamaya vakit bulamıyorum ama sizinle bu videoyu paylaşmadan edemedim. Dinlediğinizde ne kadar doğru tesbitlerde bulunulduğunu göreceksiniz..
Kayıt Avrupa ve Türk aile yapısı ve çocuk eğitimi hakkında...

9.12.13

SÜNNET'İN KUR'AN'A ARZEDİLME SAFSATASI




     Allah subhanehu ve teala tarafından Resulu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahiy olarak öğretilen sünnet, İslam dininin asıl kaynaklarından birisidir. Günümüzde bu kaynağın üzerinde türlü şüpheler oluşturarak geçersiz kılma çabası içinde olan ve bu çabalarında da hiç bir gayretten kaçınmayan insanların varlığını üzülerek görmekteyiz.

     Tarihde “Mu'tezile” diye adlandırılan, günümüzde ise “Hadis inkarcıları” olarak bilinen bu insanların Sünneti devre dışı bırakmaya çalışırlarken kullandıkları en önemli malzemelerden biri hadis olarak naklettikleri şu sözlerdir:

     “Benden size ulaşan bir sözü Allah’ın Kitab’ı ile karşılaştırınız. Eğer Allah’ın Kitab’ına uyuyorsa onu ben söylemişimdir. Eğer uymuyorsa onu ben söylemedim. Ancak ben Allah’ın, beni hidayete eriştiren Kitab’ına uygun söz söylerim.”

    Rabbimiz Resulü’nün sözleri  hakkında :
“O kendi arzu ve hevesine göre konuşmaz. O’nun konuşması kendisine indirilen vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm, 4) buyurduğu, O’nun konuşmasının vahiy olduğu Kur’an’da açıkça belirtildiği halde, kendi hevalarına ve akıllarına uymadığı için yukarıdaki sözleri malzeme olarak kullanıp O’ndan bize sahih olarak ulaşan bir çok hadisi “Kur’an’a ters düşüyor” diyerek reddetmekte, kabul etmemektedirler.

     Belki sizlerde “Allah Resulü’nün hadislerini Kur’an’a arzetmeliyiz. O’na uyanları almalı, uymayanları kabul etmemeliyiz” şeklinde sarfedilen sözleri bir şekilde duymuşsunuzdur. Size çok basit bir soru sormak istiyorum.

     Kendisine indirilen Kur’an’ı insanlara açıklamak için görevlendirilen bir Resulün ve aynı zamanda O’nu nasıl açıklayacağı da kendisine bırakılmayıp vahyin başka bir çeşidi ile yönlendirilen bir Resulün sözlerinin Kur’an’a ters düşmesi, Kur’an’la çelişkili olması sizce mümkün mü?

     Kaynağı aynı olan iki şeyin birbiri ile çelişmesi, ters düşmesi ne kadar akıllıca? Aklını her şeyin üzerinde görenlere sormak lazım!

DOĞRU YOLUN KRİTERLERİ



Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu..

     Değerli kardeşlerim, bundan önceki iki yazımızda günümüzdeki İslami ortama bir göz atıp insanların farklı farklı fırkalara ayrılıp Allah’ın kitabına alternatif olarak çeşit çeşit kitaplar edindiklerinden ve farklı farklı yollar benimseyip insanları bu yollara davet ettiklerinden bahsetmiştik. Bu yazımızda da toplumumuzdaki başka bir noktaya dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

     Bu gün hangi cemaate veya gruba bakarsak bakalım hepsinin “Biz ehli sünnet ve’l cemaatiz” şeklinde ortak bir slogana sahip olduklarını görüyoruz. Özellikle grup ve cemaatler hususunda bilinçlenen ve bunlara karşı mesafeli durmaya çalışan kişiler çoğaldıkça bu söylem bir moda haline dönüşmeye başlamıştır..  Artık bu söz içerdiği mana ve değerden tamamen soyutlanarak tek olan dosdoğru yoldan ayrılan bin bir cemaat ve grubun kendilerini haklı göstermeye çalıştıkları bir paravan söylem haline dönüştü malesef.

     İslamı yaşama şekli olarak bir sürü kitap, grup ve yol şeklinin olduğu ve hepsinin söyleminin de aynı olduğu bu ortamda tek olan dosdoğru yolu arayan insanlar bunca görüntü ve söylem kirliliğinin içinde gerçek yolla sahtesini nasıl ayırdedecekler?

     Rabbimiz kendi yolunun tek olduğunu haber verip, bize bunca yolun içerisinde kendi hak olan yolunun kriterlerini belirtmemiş mi? Belirtti ise bu kriterler nelerdir?

     Bu sorular her müslümanın sorması ve sorgulaması gereken sorulardır ve bu soruların cevabını bulmak her müslümanın en önemli gayesi olmalıdır.

     Gelin kardeşlerim bize karşı çok merhametli olan Rabbimizin yol göstericiliği ile bir nebze de olsa bu sorulara cevap bulmaya ve O’nun doğru yolunu ve bu yolun özelliklerini öğrenmeye çalışalım.

5.12.13

SAFER AYI BELA AYI MI?



Esselamu aleykum kardeşlerim,

     Malumunuz bu gün itibari ile hicri takvimde Safer ayına girmiş bulunmaktayız. Son zamanlarda Safer ayı hakkında çokca soru ve mesaj aldığım için bu konuyu araştırıp sizinle paylaşma ihtiyacı hissettim.

     Safer ayı hakkında bu günlerde türlü söylentiler, türlü hadisler ortalıkda dolaşmakta. Bu hadislerin doğruluk derecesi ve bu söylentilerin kaynağı ne öğrenelim istedim. Sosyal medyanın da tesiri ile günümüzde iletişimin anlık olduğunu düşünürsek bu şekildeki asılsız inançların insanları bir şekilde etkileyeceği muhakkak. Bu paylaşım bu konuda gerçeği öğrenmek isteyenler için yardımcı olur inşaAllah.

     Kardeşlerim, Safer ayını uğursuz sayma inancının temeli taa cahiliye araplarına dayanmaktadır. Onlar safer ayının uğursuz olduğuna inanırlardı. Bu inancın kalıntıları günümüzde İslâm'a mensup bazı kimseler içinde hala devam etmektedir. Halbuki Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir şeyin olmadığını Buharide gelen hadislerinde açıkça ifade etmiştir.

     Ebu Hureyre'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

(( لَا عَدْوَى وَلَا طِيَرَةَ وَلَا هَامَةَ وَلَا صَفَرَ، وَفِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الْأَسَدِ.)) [ رواه البخاري ومسلم ]

     "Advâ, Tıyara, Hâme ve Safer yoktur. Aslandan kaçtığın gibi, Cüzâm hastalığından kaç." (Buhârî; hadis no: 5387. Müslim; hadis no: 2220)

     Advâ: Sağlam bir kişiye bir hasta aracılığıyla hastalığının bulaşmasıdır.

     Tıyara: Uğura ve uğursuzluğa inanmaktır.

     Hâme: Kan davalarında öç ve intikam almak için uydurulmuş bir takım efsanelere inanmaktır.

     Safer: Sefer ayının uğursuz olduğuna inanmaktır.

2.12.13

BAŞINDA ŞEYTANIN OLDUĞU VE İNSANLARI ÇAĞIRDIĞI YOLLARIN HANGİLERİ OLDUĞUNU BİLİYOR MUSUNUZ?



Selamun aleykum değerli misafirlerim,

     Sizinle buluşma imkanımız olan bu ortamda size ikram olarak ancak doğru olduğuna inandığım düşünce ve yazılarımı sunabiliyorum. Rabbin bana en geç cennette hepinizle buluşup en güzel nimetlerle sizi  ağırlamayı da nasip etsin. Amiiin.

     Bu gün yaşadığımız toplum içerisinde eğer dinimizi yaşamada biraz gayretli insanlarsak her birimiz mutlaka “Hangi cemaate, hangi tarikata veya hangi gruba müntesipsin” şeklinde bir soruyla muhatap olmuşuzdur. Bu soruya “Ben Kur’an ve Sünnete bağlıyım” şeklinde cevap verseniz de sanki soruyu soran kişi sizin verdiğiniz cevabı hiç duymamış gibi “ya hepimiz öyleyiz de,” diyerek biraz önceki sorusunu tekrarlar. Aslında bu durum iki yönden de yüreklere burukluk veren bir durumdur:

     1. İlla bir cemaat ve gruba ait olunması gerektiği inancına sahip olunması.
     2. Kur’an ve Sünnetin değersizleştirilip insanlar nezdinde bir önem arzetmemesi.

     Kur’an ve Sünnette dayanağı olmayan  “sürüden ayrılanı kurt kapar” “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır”  v.b  gibi bir sürü sözler icad ederek insanlar üzerinde mutlaka bir cemaat ve gruba dahil olunması gerektiği izlenimi oluşturulmaktadır. Her cemaat ve grup insanları kendi ait olduğu fırkaya ve yola çağırmakta, kendi ait olduğu grubun ve yolun faziletini anlatmaktadır. Dillerindeki en yaygın argüman ise şudur: “ Gittiğimiz yolların farklı farklı oluşu önemli değildir. Farklı yollardan gitsek de hepimizin varacağı yer aynıdır.”

     Bu noktada şunu sormak istiyorum: Dünya hayatındaki yollardan esinlenerek icad ettiğimiz ve mantıksal olarak da kulağa gayet güzel gelen bu iddia gerçekten doğru mudur?

     Rabbimiz hangi yolu takip ederek gelirse gelsin, kendisine yönelenleri eşit şartlarda mı karşılamaktadır?

     Yoksa bize empoze edilmeye çalışılan bu söylemler bomboş iddialardan mı ibarettir?

26.11.13

KUR'AN'A ALTERNATİF OLAN ZUBURLAR (KİTAPLAR)


Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu

   Değerli kardeşlerim, uzun bir aradan sonra ki birlikteliğimize doğru yoldan sapmanın ve yanlışlara yelken açmanın kaynağı olan bir konuyla başlayalım istedim. Rabbim bana konuyu hakkı ile kelimelere dökebilmeyi okuyan kardeşlerime de hakkı ile anlayıp kavrayabilmeyi kolaylaştırsın.

FIRKA, GRUP VE CEMAATLERİN OLUŞMASININ ANA SEBEBİ “ZUBURLAR” DIR

   İslam ümmetinin bu gün içinde bulunduğu bölünmüş, parçalanmış durumu çok mükemmel bir şekilde resmeden ve bu bölünmüş ve parçalanmışlığın ana sebebinin parça parça olmuş grupların kendilerine ait “zuburlar” edinmesi olduğunu haber veren ayetler yazımızın konusu olacak inşaAllah.

   Rabbimiz ayetlerinde şöyle buyurmakta:

   “İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ve ben de sizin Rabbinizim; o halde benden sakının!
   Fakat onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli (Zuburlara) kitaplara ayırdılar. Her bir hizip, (grup, fırka) yanlız kendi yanında bulunanla (kendi ellerinde olanla) yetinip övünmektedir. Artık sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.!” (Mu’minun suresi 52-54)

   “İşte, sizin bu dîniniz tek bir dîndir; ben de sizin Rabbınızım. O halde bana ibadet edin.
   (Buna rağmen insanlar), dînlerini aralarında bölük pörçük etmişlerdir. Halbuki hepsi de bize döneceklerdir.” (Enbiya suresi, 92-93)

   Kardeşlerim, ayette geçen “zubur” kelimesi kitaplar demektir. Rabbimiz ayetinde her fırka ve grubun Kur’an’ın haricinde kendilerine değişik kitaplar edindiklerinden ve sadece onları benimseyip onları kendilerine ölçü kabul ettiklerinden bahsediyor. Bu grup ve fırkaların her birinin diğer grup ve fırkaların kitaplarını kesinlikle kabul etmediklerini sadece kendi benimsedikleri kitaplarla yetindiklerini ve onunla övündüklerini söylüyor. Nasıl da günümüzü resmediyor değil mi?

   Kur’an’ın haricinde çeşitli kitaplar edinip bunlar sanki Allah katından inmeymiş gibi kabullenip sadece onlarla yetinmek malesef günümüz islami cemaatlerinin içinde bulunduğu olağan bir durum. Rabbimiz şiddetle yasakladığı halde fırka ve gruplara ayrılmak, her grup ve cemaatin kendi lideri, (efendisi, hocası, şeyhi, üstadı) olması, onlar tarafından yazılmış bu kitapların dokunulmaz, eleştirilemez ve değiştirilemez hatta sadeleştirilemez gibi algılanması bunların her birini Kur’an’a alternatif hale getirmektedir. Kur’an’a alternatiftir! çünkü meclislerinde, oturumlarında, sohbet ve derslerinde sürekli benimseyip sahiplendikleri kitaplardan okumakda, Kur’an yerine onları anlayıp kavramaya çalışmakta, dini yaşantılarını bu kitapların öğretilerine göre belirlemektedirler. Hiç unutmam bu gruplardan birine mensup olan tanıdığım bir aile küçücük çocuğuna ayet ve hadisler yerine yetişkinlerin dahi okuduklarında anlamakta zorlandığı üstadlarının kitaplarını okutup ezberletiyorlardı.

17.7.13

HANGİ NAMAZLARDAN SORUMLUYUZ?


Esselamu aleykum ve rahmetullah..

   Siz değerli kardeşlerimle veya çevremdeki kardeşlerimle iletişim içindeyken gözlemlediğim bir husus bu günkü  yazımızın konusu olacak inşaAllah. 
   Toplum olarak namaz hususunda çok da yeterli bilgiye sahip olmadığımızı düşünüyorum ve gözlemliyorum. Bu bilgisizliğimiz öncelikle namazın dinimizdeki önemi ile başlıyor, hükümleri, nasıl kılınacağı, farz ile nafilelerin eşdeğer görülmesi  ve daha namazla ilgili bir çok hususlarda devam ediyor.
   Dinimizin kelimeyi şahadetten sonra ikinci emri olan namaz çok önemli ve değerli bir ibadet olmasına rağmen bizim bu denli buna yabancı olmamız nasıl ve neyle açıklanır bilemiyorum ama bu eksikliği gidermek için bir yerden başlamamız gerekiyor.
   Bu yazımızda dikkatlerinizi çekmek istediğim husus farz namazlar ile nafile namazların aynı kategoride değerlendirilmesi olacak. Zamanla namaz hususunda diğer konularada değiniriz inşaAllah. İçimizde mutlaka yıllardır namaz kılanlar olduğu gibi namaza yeni başlayanlar, belkide namaza başlamayı düşünenler var. Yıllardır namaz kılanlarımızında, yeni başlayanlarımızında, başlamayı düşünenlerimizinde özellikle bilmesi gereken konulardan biri  Allah subhanehu ve tealanın biz kullarına farz kıldığı ve bizi sorumlu tuttuğu namazın sadece farzlar olduğu, nafilelerin bizim isteğimize bırakıldığıdır.

HANGİ NAMAZLARDAN SORUMLUYUZ?

   Değerli kardeşlerim iman eden her insan iman ettikten sonra ilk olarak namaz kılmak zorundadır. Bu imanının bir göstergesi ve adeta ispatıdır. Namaz İslam dininin olmazsa olmazıdır. Diğer tüm ibadetler kişinin namazına göre değer kazanır. Kişi namaz kılıyorsa yaptığı her iyilik kendisine fayda sağlar. Ama hem iman ehli olduğunu söyleyip hemde namaz kılmıyorsa yaptığı diğer iyiliklerin hiçbir değeri yoktur. Namaz bu kadar önemli bir ibadettir.
   Allah subhanehu ve tealanın bize farz kılmış olduğu ve bizimde yerine getirmekle sorumlu olduğumuz namaz, beş vakit olarak belirlenen namazlardır. Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem farz namazları eda eden ama farzların haricinde başka namaz kılmayacağını söyleyen kimseye kurtuluşu ve cenneti vadetmiştir.

Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur:


“Allah subhanehu ve tealanın kullarına farz kıldığı beş vakit namaz vardır. Kim bunları eda eder, bunları küçük görmeyip zayi etmezse Allah’ın o kimseyi cennete koyacağına dair sözü vardır. Her kim bunları yapmazsa o kimse için Allah katında bir söz yoktur. Dilerse ona azab eder dilerse affeder.” (Ebu Davud, İbni Mace, Nesai, Ahmed)

12.7.13

ALLAH RESULU SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEMİN VİTİR NAMAZ


Esselamu aleykum değerli dostlar..

Bu yazımızda özelden yazarak vitir namazı hususunda ayrıntılı bilgi isteyen bir kardeşimizin isteğini yerine getirmeye çalışacağız Allah’ın izni ile. Kendisinden bu konuyu hemen yazamadığım için beni mazur görmesini rica ediyorum. Rabbim hepimizin kendisine yaptığımız ibadetler hususunda gayretimizi ve hassasiyetimizi artırsın.

   Kardeşlerim, Allah subhanehu ve tealaya yakınlaşmamıza  sebep olacak her konuyu bize en ince ayrıntısına kadar açıklamış ve yaşamış olan Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem vitir namazı hususunda da bize en güzel örnektir. Bizler vitir namazı hakkında Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine tamamen ters bir tutum içerisindeyiz. Hep beraber Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellemin vitir namazını nasıl kıldığına bakalım ve kendi yanlışlarımızı eksiklerimizi görüp sahih deliller ışığında doğruyu öğrenelim inşaAllah..


VİTİR NE DEMEKTİR?

   Vitir “tek”, “tek başına olan” anlamına gelir. Yatsı namazı ile sabah namazı arasında kılınan sonu tek rekatlı namazdır. 1, 3, 5, 7… gibi. Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem gece namazını devamlı tek rekatla sonlandırmıştır.
“Ey Kur’ân ehli, vitir namazını kılın! Çünkü Allah tektir, tek’i sever.” (Buhârî, Daavât, 69; Müslim, Zikir, 5-6; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl, 27; Tirmizî, Vitir, 2; Ebû Dâvud, Vitir, 1)


VİTİR NAMAZININ HÜKMÜ NEDİR?

   Vitir Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellemin önem verdiği ve teşvik ettiği müekkedbir sünnettir. Ali radıyallahu anh vitir namazı hakkında şöyle demiştir:

““Vitir namazı her gün istisnasız ve mutlaka yapılması gerekmez ve o sizin farz namazlarınız gibi de değildir! Fakat Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vitir namazını kıldı ve:
‘Ey Kur’an ehli! Vitir namazını kılınız! Şüphesiz ki Allah vitirdir (tekdir) ve vitri (teki) sever’ buyurdu.” (İbni Mace 1169, Ebu Davud 1416, Tirmizi 450, İbni Huzeyme 1567)

11.7.13

ALLAH RESULÜNÜN GECE VE TERAVİH NAMAZI



Esselamu aleykum ve rahmetullah kardeşlerim..

Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellemin teravih namazı ile alakalı bilgileri en sahih hadislerle size konunun uzmanından aktaracağım inşaAllah. 

Son dönemin en büyük hadis alimlerinden biri olan ve "asrın muhaddisi" ünvanı ile anılan Muhammed Nasiruddin el-Elbani rahimehullahın konu ile alakalı risalesini sizinle paylaşıyorum. Rabbim faydalanabilmeyi ve amel edebilmeyi hepimize kolaylaştırsın kardeşlerim. 


Hamd, yalnızca Allah Teâlâ'ya mahsustur.

RAMAZAN GECELERİNİ NAMAZ KILARAK GEÇİRMENİN FAZİLETİ

Ebu Hureyre'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir:

"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- insanları, -farz olduğunu emretmeksizin-
Ramazan gecelerini namaz kılarak geçirmeye teşvik eder ve şöyle derdi:
'Kim, vâdettiği sevâba inanarak ve sevâbını Allah'tan umarak Ramazan gecelerini
namaz kılarak geçirirse, geçmiş (küçük) günahları bağışlanır.'
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- vefât edinceye kadar durum bu şekilde
devam etti (insanlar, Terâvih namazını cemaatle kılmayı bırakıp tek başına evinde kılmaya
devam ettiler). Sonra Ebubekir'in hilâfeti ile Ömer'in hilâfetinin başına kadar durum bu
şekilde devam etti. (Sonra Ömer -Allah ondan râzı olsun-, insanları Ubeyy b. Ka'b'ın
kıraati üzere birleştirip onun arkasında Terâvih namazını cemaatle kılmaya başlamıştır.)" (Müslim)

TERAVİH NAMAZI VE BİZ


Esselamu aleykum ve rahmetullah kardeşlerim..

   Rabbimizin rahmetinin ve mağfiretinin hepimizi kuşattığı Ramazan ayının en önemli ibadetlerinden biriside hiç şüphesiz “Teravih namazı” dır. Teravih namazı toplumumuzda adeta Ramazan ayı ve oruç ile özdeşleştirilmiş bir ibadettir. Aslında bu namaz Allah Resulune farz olan ve ümmetine de sünnet olan gece namazıdır. Rabbimizin ayetlerinde bizi kılmaya teşvik ettiği ve bu namazı eda edene çok özel mükafatlar vadettiği, onları övdüğü gece namazı.

   Normal zamanlarda gece namazını kılma hususunda gevşeklik gösterenler Ramazan ayını daha bereketli bir şekilde geçirebilmek için aslında her zaman kılabileceğimiz bu namaza daha bir özen göstermişler ve bu davranış bu namazın adeta Ramazana özel bir ibadetmiş gibi algılanmasına sebep olmuştur. Ramazanda gece namazına daha bir özen gösterilmesinin sebebide hiç şüphesiz Allah Resulunden gelen şu sahih hadis olmuştur kardeşlerim:

“Kim Ramazan'da inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek, O'nun rızasını kazanmak için kıyam ederse (teravih kılarsa), geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari, Müslim)

Teravih, rahatlamak, dinlendirmek manâsına gelen "terviha" kelimesinin çoğuludur.

http://yitirilmis-manalar.blogspot.de/2013/07/allah-resulunun-gece-ve-teravih-namazi.html
   Teravih namazı aslında dinlenerek ve rahat rahat kılınarak eda edilmesi gereken bir ibadettir. Fakat malesef günümüzde en hızlı hangi camideki hocanın kıldırdığı araştırılıp insanlar o camiyi tercih eder olmuşlardır.

   Günümüzde yozlaştırılmış ve ruhu sökülüp alınmış ibadetlerin biride Teravih namazıdır. Sanki hızlı namaz kılma musabakası düzenlenmiş gibi Teravih namazları eda edilmekte ve bittiğinde de herkes içinden derin bir ohh çekmektedir. Halbuki bu şekilde bir Teravihi bize ne Allah subhanehu ve Teala ne de Resulu sallallahu aleyhi ve sellem emretmemektedir. Zaten dinimiz bize asla kaldıramayacağımız ve zorlanacağımız birşey emretmez. Bakın Ebû Hureyre radıyallahu anh Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle diyor:

"Rasulullah Ramazan gecelerini ihya etmeğe teşvik eder, fakat kesin olarak emretmezdi. Ve şöyle buyururdu: 'Her kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ı ihya ederse geçmiş günahları bağışlanır." (Buhari, Müslim)

27.6.13

İMAN NEDİR? İMANIN KAPSAMA ALANINA NELER GİRER


Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu yuvamızın değerli misafirleri..

  Yazımızda “Hadislerle ilim ve hikmet” adlı kitabımızdan “Cibril hadisi”ni açıklamaya devam ediyoruz.

   Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem “iman”ı batıni (iç alemdeki) ameller olarak açıklamıştır ve buyurmuştur ki:

“İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, hayır ve şerrin bir kadere binaen göre cereyan ettiğine inanmaktır.”

   Allah subhanehu ve teala imanın bu esaslarına Kur’an’ın çeşitli yerlerinde vurgu yapmış ve kişinin mü’min olabilmesi için mutlaka bunlara iman etmesi gerektiğini söylemiştir. Gelin hep beraber bu ayetlerden bazılarını okuyalım:

“Rabbından kendisine indirilene Peygamber de îman etmiştir, mü'minler de. Hepsi de, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etmiş ve şöyle   demişlerdir:   "Allah'ın   peygamberlerinden   hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik; Rabbımız, bağışlamanı dileriz. Dönüş sanadır.” (Bakara, 285)

“İyilik (hayır), yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Fakat iyilik, o kimselerin    iyiliğidir   ki,    Allah'a,   âhiret   gününe,    meleklere,    Kitaba   ve peygamberlere îman etmişlerdir.” (Bakara,177)

“İşte bu Kitap, kendisinde şüphe (edilecek hiçbir şey) yoktur;  Allah’tan sakınanlar için bir rehberdir.

(Bu sakınanlar) gayba inanırlar; namazlarını dosdoğru kılarlar ve bizim Kendilerine verdiğimiz rızıktan (başkalarına da) infak ederler.

Hem sana indirilen (Kitab)'a, hem de senden önceki (peygamber) e indirilen (kitap) lere inanırlar; hiç şüphe etmeden âhirete de inanırlar.

İşte bunlar, Rab'larından gelen hidayet üzerindedirler; kurtuluşa erenler de bunlardır.” (Bakara, 2-5)
   Değerli kardeşlerim, peygamberlere iman etmek, onların haber verdiği her şeye; melekler, peygamberler, kitaplar, öldükten sonra diriliş, kader vb. konularda haber verdiği şeylere, Cenab-ı Hakk’ın sıfatları ve mizan, sırat, cennet, cehennem gibi ahiret gününün özellikleri hakkında haber verdiği her şeye iman etmeyi de gerektirir. 

İSLAM NEDİR? İSLAM’IN KAPSAMI ALANINA NELER GİRMEKTEDİR?



Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu

   Değerli kardeşlerim, bir önceki yazıda Cibril hadisini paylaşmış ve içeriğinde İslamın, imanın, ihsanın, kıyametin alametlerinin neler olduğunu öğrenmiştik. Bunları sırası ile biraz açacak olursak öncelikli olarak İslamın içeriğini açıklayalım inşaAllah.

İSLAM NEDİR?

   Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem bu hadisde (Cibril hadisi) İslam’ı vücudun organları tarafından söz ve fiil ile yapılan zahiri (dış) ameller olarak tarif etmiştir. Organlarla yapılan ameller üçe ayrılır kardeşlerim:

Dilin amellerine örnek: İslam’ın başı olan Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin Allahu Teala’nın elçisi olduğuna şehadet etmektir.

Organların amellerine örnek: Namazı kılmak, ramazan oruçunu tutmak ve Beytullah’ı haccetmektir.

Mal ile yapılan amellere örnek: Zekat vermek ve maddi gücü olanların Beytullah’ı haccetmeleri gösterilebilir.


İSLAM’IN KAPSAMINA NELER GİRMEKTEDİR?

   Bütün zahiri amellerin İslam kelimesinin içine dahil olduğunu ifade eden hadislerden bazılarında Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Müslüman, müslümanların dilinden ve elinden selamette olduğu (yani zarar görmediği) kişidir.” (Buhari, Müslim)

20.6.13

HADİSLERLE İLİM VE HİKMET: NİYETİN ÖNEMİ


Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu..
Kardeşlerim “Hadislerle ilim ve hikmet” adlı kitabımızın birinci hadisi olan niyet hadisinin açıklayıcısı şeklinde gelen diğer hadislerle niyet konusuna devam ediyoruz.
Niyetin herhangi bir amele nasıl değer kazandırdığına ve Allah’ın rızası gözetilerek yapılan işlerin insana nasıl kazanç sağladığına dair örnek olabilecek hadisleri okumaya başlayalım hep beraber..

NİYETİN AMELLERE KATTIĞI DEĞER

İbni Ebid-Dünya Ömer radıyallahu anhdan munkatı bir senedle rivayet etti, Ömer radıyallahu anh dedi ki:
“Niyeti olmayanın amelide yoktur, ecri hesab etmeyenin ecride yoktur. Yani Allah katında amelinin ecrini hesab etmeyen onu umarak yapmayanın ecri yoktur. (Hadis sahihtir, muttefekun aleyhtir.)

Sa’d bin Ebi Vakkas’tan rivayet edildi, Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem  buyurduki:
“Sen Allah’ın rızasını isteyerek verdiğin her nafakadan sevab alırsın, hatta hanımının ağzına koyduğun lokmadan bile” (Buhari Müslim)

Sahihaynde Ebu Musa el Eş’ariden rivayet edidi: Bir bedevi Arab  Allah Resulu sallallahu aleyhi ve selleme geldi ve:
“Ey Allah’ın Resulü! Bir adam ganimet için, bir adam zikrolunmak için, bir adamda değeri bilinsin diye savaşıyor kim Allah yolundadır? dedi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
‘Kim ilahi kelimetullah için savasırsa o Allah yolundadır’ ” buyurdu. (Buhari Müslim)

12.6.13

İBADETLERDE NİYETİN YERİ DİL Mİ? KALP Mİ?


Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu

     Kardeşlerim, bu yazımızda toplumumuzda doğru olduğu düşünülerek yapılan bir yanlışdan bahsedeceğiz. Bu yanlış çok önemli bir konu olmasına rağmen çok yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu bütün amellerimizin geçerli olabilmesi en birinci şart olan niyetle ilgilidir.

     Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem amellerimizin kabulu için niyetin ne kadar önemli olduğunu vurguladığı hadis şöyledir:
"Ameller ancak niyetlere göredir. Herkese niyetinin karşılığı vardır..." (Buhari, Muslim)

     Bütün amellerimiz, o amelleri yaparkenki niyetimize bağlıdır. Niyet ettiğimiz şeye göre değer kazanır ve sadece onun karşılığını alırız. Amellerimizin kabulu için niyetin yanısıra bir şart daha vardırki o da Allah Resulunun sünnetine uygun olmasıdır.  Onun sünnetine uymayan hiçbir amel Rabbimiz katında makbul değildir. Bunu bize açıklayan hadis ise şöyledir:

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
 “Dine sonradan sokulan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir ve her dalalet ateştedir.” (Buhari, Muslim)

     Kardeşlerim herhangi bir ameli yerine getirirken en önemli kural olan niyeti genellikle dilimizle yapmaktayız. Bu yanlış bir uygulamadır. Çünkü ameller çeşit çeşit olduğu gibi o amelleri yerine getiren uzuvlarımızda çeşitlidir. Niyet kalbimizle yerine getirmemiz gereken bir ameldir. Niyetin yeri kalpdir. Bunu niyetin ne anlama geldiğine baktığımızda rahatlıkla görüyoruz.

5.6.13

KANDİL GECELERİNİ KUTLAMANIN HÜKMÜ


بسم الله الرحمن الرحيم

   Bizim için İslâm dînini kemâle erdiren ve üzerimize nimeti tamamlayan Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm; Allah'ın peygamberi ve elçisi, tevbe ve rahmet peygamberi Muhammed'in üzerine olsun.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Bugün size dîninizi (zaferi gerçekleştirmek ve şeriatını tamamlamak sûretiyle) kemâle erdirdim.(Sizi câhiliyye karanlığından İslâm nûruna çıkarmak sûretiyle) üzerinize nimetimi tamamladım ve dîn olarak da size İslâm'ı seçtim." (Maide,3)

Yine, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Yoksa onların (müşriklerin) Allah'ın izin vermediği bir dîni meşrû kılan ortakları mı var? Eğer Allah'ın süre tanıyarak onlara dünyada azap etmeyeceğine dâir kazâ ve kaderi olmasaydı, onların aralarında derhal azap etmek sûretiyle hüküm verilirdi. Şüphesiz ki zâlimler (kâfirler) için (kıyâmet günü) acıklı bir azap vardır." (Şura, 21)

   Âişe'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

"Kim, bu işimizde (dînimizde) onda olmayan bir şeyi ona ihdâs eder (açık veya gizli Kur'an ve sünnette aslı olmayan bir şey getirir)se, o ihdâs ettiği şey, kendisine reddolunmuştur (bâtıldır)." (Buhari)

Câbir'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Cuma günü hutbesinde şöyle derdi (hutbesine şöyle başlardı):
-Şüphesiz sözlerin en hayırlısı, Allah'ın kitabıdır. Yolların en güzeli, Muhammed         -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yoludur. İşlerin en şerlisi, (dînde aslı olmayıp) sonradan çıkarılan yeniliklerdir (dîndeki bid'atlardır). Her bid'at da dalâlettir." (Müslim)